Kabus

Kabus ve daha fazlası Milenyum Çıkmazı'nda!

Uykusuz geceler zulüm gibi geliyor insana, hele ki kafan doluysa bitmek bilmiyor vicdani muhaseben. Düşüncelerinden kaçarken imdadına yetişen yorgunluğu oluyor insanın, sızıyorsun evin bir köşesinde ansızın. Ancak uyumak sadece fiziksel bir özgürlüktür, zihnin ölmedikçe durmuyor. Bu kez düşüncelerin kâbus olup bir çığ gibi çullanıyor üzerine ve eziliyor insan yoksunluğunun altında.   Kâbuslara alışkınsan sıçrayarak uyanmazsın, öyle de oluyor nitekim. İstemeyerek ama sakince uyanıyorsun. Gözlerini açıp tavana bakıyorsun hisleri alınmış bir yaratık gibi tepkisiz. “Keşke bir süre daha uyusaydım” diye geçiriyorsun içinden çünkü biliyorsun ki bu kısa göz dinlendirmeleri yeterli değil, hasta olman çok yakın. Ama kimin umurunda? Bilakis inatlaşıyor ve giyinmeye tenezzül etmeden balkon kapısını açıp atıyorsun kendini kışın soğuğuna. Soğuğu da yiyince uykunun esamesi kalmıyor gözlerinde. Üzerine yapışan zift karası geceye dönüyorsun sonra, sokak köpekleri bu saatlerde semtin uyanık tek sakinleri, biliyorsun. Göz ucuyla bakıyorsun bir yaşam belirtisi bulmak ümidiyle ama köpekler dahi terk etmişler bu soğuğa şehri. Baş başa kalıyorsun bulutlu ve basık bir şehir havasıyla. O an aklına Atilla İlhan geliyor “Köpek gibi yalnızlığım” diyor ya şair, için buruluyor. Basık ve karanlık bir gece oldum olası yalnızlığın temsilidir de zaten, insan yine de alışamıyor. Kabullenmek istemiyor belki  ama tümüyle inkâr da edemiyor…
Çünkü benim gibi kendine sözü geçmeyen bir adam ikna edemiyor kendini hayatındaki insanların varlığına…

Çünkü iyi biliyor özellikle bu karanlık gecelerde insan yalnızlığı ile tek başına raks eder. Köpek ulumaları eşlik eder bu kusursuz yoksunluğa…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Söylenti Dergi Röportajı